
7 Kasım 2009 Cumartesi
Lanetlenmiş Kadınlar Charles Baudelaire
(Dephine ile Hippolyte)
Hippolyte, lambaların solgun ışığı vuran
Mindelerlere uzanmış sessizce duruyordu,
Ve toy gençkızlığının perdesini kaldıran
Güçlü okşayışları, dalgın, düşünüyordu.
Sabah uyandığında nasıl başını yolcu
Çevirip mavi ufka bakarsa, tıpkı öyle,
Henüz uzaklardaki gökleri arıyordu
Fırtınalı bir anın ürküttüğü gözlerle.
Ölgün halkalardaki o tembel gözyaşları,
Bitkin, perişan hali, şehvetli üzgün teni,
Hurda silahlar gibi terk edilmiş kolları
Ve her şey süslüyordu narin güzelliğini.
Dişlediği avını öldürmeyip gözleyen
Güçlü bir hayvan gibi, Delphine, eteklerinde,
Dingin ve kıvanç dolu, baktıkça alevlenen
Gözlerini örtmüştü Hippolyte'in üstüne.
Güçlü güzellik ince güzellik önünde diz
Çökmüş ve şarabını içerken utkusunun,
Dermek istercesine ağzından tatlı bir söz,
Uzanıyordu ona doğru, sevdalı, tutkun.
Kurbanının gözünde arıyordu durmadan
Arzunun şakıdığı sessiz ilahileri
Ve uzun ahlar gibi gözkapağından çıkan
Şükran duygularını, o tatlı sözcükleri.
-Dedi: nedir düşüncen, ne dersin olanlara?
Hoyratça soldururlar, Hippolyte, tatlı yürek,
İlk güllerin kutsal adağını o kaba,
O yaban soluklara asla sunmaman gerek.
Benim öpüşüm, akşam, büyük, saydam gölleri
Okşayan susineği gibi yumuşacıktır,
Erkeklerin dudağı saban demiri gibi,
Tekerler gibi oyar, acı izler bırakır;
Atlar, öküzler gibi geçerler üzerinden,
Çiğnenirsin altında insafsız ayakların,
Hippolyte, kızkardeşim, yüzünü bana dön sen,
Ruhumsun, her şeyimsin ve öteki yanımsın,
Kutsal merhem, çevir o yıldızlı gözlerini,
Bir tek bakışın bana yeter, ey tatlı bacım,
Daha loş arzuların kaldırıp perdesini
Sonsuz düşler içinde seni uyutacağım!
Hippolyte genç başını kaldırdı usul usul:
-Pişmanlık duymuyorum, hiç de nankör değilim
Ama, ağır bir akşam yemeği yemiş gibi
Sıkıntılı ve öyle endişe içindeyim.
Sanki kanlı bir ufkun her yandan kapattığı
İşlek, uzun yollara beni sokmak isteyen
O yoğun ve o kara hayalet taburları
Çökmüşçesine ağır bir yük altındayım ben,
Diyebiliyorsan de bana, dehşetim, ruhum,
Yakışıksız, garip bir eylemde bulunduk mu?
Sen meleğim! dedikçe korkudan titriyorum,
Yine de dudaklarım gidiyor sana doğru.
Kalbimin sonsuza dek sahibi, kızkardeşim,
Artık tek düşüncemsin, öyle bakma yüzüme,
Beni yakacakları ateş ve cehennemim,
Günahımın ilki, ilk nedeni olsan bile
Öfkeyle silkeleyip perişan yelesini,
Delphine, demir kürsüde tepinir gibi, birden,
Gözleri çakmak çakmak, güçlü bir sesle, dedi:
-Kim söz edebilirmiş Aşk varken Cehnnemden?
Binlerce lanet olsun, o ilk hayalci kimse,
Lanet o budalaya, o dürüstlük satana,
Çözümsüz ve kısır bir sorunu benimseyip
Aşka dürüstlük denen saçmalığı katana!
Serin ile sıcağı, gündüz ile geceyi
Gizemli bir uyumda görmek isteyen bir kaz,
Bir işe yaramayan inmeli bedenini
Sevda denen o kızıl güneşte ısıtamaz!
Git, istersen aptal bir nişanlı bul kendine;
Kızoğlankız bir kalbi hoyrat öpüşlere sun;
Koşa koşa, dağlanmış göğsünü, bil ki, yine
Bana getireceksin, azapla dolu, solgun...
Bu dünyada herkesin bir tek sahibi vardır!
Çocuk birden acıyla haykırdı: -duyuyorum,
Şu an tüm varlığımda, benliğimde derin bir
Uçurum açılıyor; kalbimdir bu uçurum!
Volkan gibi yakıcı -ve boşluk gibi derin!
Euménide'in, elinde meşale, kanına dek
Yaktığı bu ejderin, bu inleyen yüreğin
Kanmayan susuzluğu dinmiyor, dinmeyecek.
Kopalım bu dünyadan, perdeleri çekelim,
Dinlendirsin öpüşler yorgun yüreğimizi!
Derin göğüslerinde yok olmak, tüm dileğim,
Ve bulmak mezarların uzak serinliğini!
-İnin, durmadan inin, ey acıklı kurbanlar,
İnin, sonsuz, ölümsüz cehennemin yolundan
Uçurumun dibine dalın, orda tüm suçlar
Kamçılanıp göklerden gelmeyen bir rüzgârla
Kaynar, fırtınaların, kasırgaların korkunç
Uğultusunda, koşun en son noktasına dek
Arzuların, ki onlar dinmek bilmeyecek hiç
Cezanız tutkunuzun karşılığı olacak;
Tek serin ışık sızmayacak mahzeninize
Ve işte, yarıklardan, sokak feneri gibi
Yanan kızgın mikroplar giriyor içeriye,
Korkunç kokularıyla kaplıyor gövdenizi.
Kıvancınızın buruk, doyumsuz kısırlığı
Susuzluğu dindirip derinizi geriyor,
Şehvetli teninizin öfkeli rüzgârları
Etinizi bir bayrak misali titretiyor.
İnsanlardan uzakta, gezginler, hükümlüler,
Koşun aç kurtlar gibi çöllere akın akın;
Yazgınızı kendiniz yazın, düzensiz ruhlar,
İçinizde kökleşen sonsuzluktan sakının!
Türkçesi: Erdoğan Alkan
Damned Women Charles Baudelaire
(Delphine and Hippolyta)
Over deep cushions, drenched with drowsy scents
Where fading lamplight shed its dying glow,
Hippolyta recalls and half-repents
The kisses that first thawed her youthful snow.
She sought, with tempest-troubled gaze, the skies
Of her first innocence, now far away,
As travellers who backward turn their eyes
To blue horizons passed at break of day.
Within her haggard eyes the tears were bright.
Her broken look, her dazed, voluptuous air,
Her vanquished arms like weapons shed in Right,
Enhanced her fragile beauty with despair.
Stretched at her feet Delphine contented lay
And watched with burning eyeballs from beneath
Like a fierce tigress who, to guard her prey,
Has set a mark upon it with her teeth.
Strong beauty there to fragile beauty kneeling,
Superb, she seemed to sniff the heady wine
Of triumph: and stretched out to her, appealing
For the reward of raptures half-divine.
She sought within her victim's pallid eye
Dumb hymns that pleasure sings without a choir,
And gratitude that, like a long-drawn sigh,
Swells from the eyelid, swooning with fire.
"Hippolyta, dear heart, have you no trust?
Do you not know the folly that exposes
To the fierce pillage of the brawling gust
The sacred holocaust of early roses?
My kisses are as light as fairy midges
That on calm evenings skim the crystal lake.
Those of your man would plough such ruts and ridge
As lumbering carts or tearing coulters make.
They'll tramp across you, like a ruthless team
Of buffaloes or horses, yoked in lust.
Dear sister, turn your face to me, my dream,
My soul, my all, my twin, to whom I trust!
Turn me your eyes of deepest, starry blue.
For one of those deep glances that you send,
I'd lift the veil of darkest joys for you
And rock you in a dream that has no end."
But then Hippolyta raised up her head,
"No blame nor base ingratitude I feel,
But, as it were, a kind of nauseous dread
After some terrible, nocturnal meal.
I feel a swooping terror that explodes
In legions of black ghosts towards me speeding
Who crowd me on to swiftly moving roads,
That, sliced by sheer horizons, end up bleeding.
Have we done something monstrous that I tremble?
Explain, then, if you can; for when you say,
'Angel', I cower. Yet I cannot dissemble
That, when you speak, my lips are drawn your way.
Oh, do not fix me with a stare so steady
You whom I love till death in still submission,
Yes, even though you, like an ambush ready,
Are the beginning of my own perdition."
Then Delphine stamped and shook her tragic mane,
And, like a priestess, foaming and fierce, and fell,
Spoke in a lordly and prophetic strain
— "Who dares, in front of Love, to mention Hell?
Curbed forever be that useless dreamer
Who first imagined, in his brutish mind,
Of sheer futility the fatuous schemer,
Honour with Love could ever be combined.
He who in mystic union would enmesh
Shadow with warmth, and daytime with the night,
Will never warm his paralytic flesh
At the red sun of amorous delight.
Go, if you wish, and seek some boorish lover:
Offer your virgin heart to his crude hold,
Full of remorse and horror you'll recover,
And bring me your scarred breast to be consoled...
Down here, a soul can only serve one master."
But the girl, venting her tremendous woe,
Cried out "I feel a huge pit of disaster
Yawning within: it is my heart, I know!
Like a volcano burning, deep as death,
There's naught that groaning monster can assuage
Nor quench of thirst the Fury's burning breath
Who brands it with a torch to make it rage.
Let our closed curtains isolate the rest,
Until exhaustion bring us sleep, while I
Annihilate myself upon your breast
And find in you a tomb on which to die."
Go down, go down, poor victims, it is time;
The road to endless hell awaits your lusts.
Plunge to the bottom of the gulf, where crime
Is flagellated by infernal gusts.
Swirling pell-mell, and with a tempest's roar,
Mad shades, pursue your craving without measure:
Your rages will be sated nevermore,
Your torture is begotten of your pleasure.
No sunbeam through your dungeon will come leaking:
Only miasmic fevers, through each chink,
Will filter, like sick lanterns, redly streaking,
And penetrate your bodies with their stink.
The harsh sterility of all you relish
Will swell your thirst, and turn you both to hags.
The wind of your desire, with fury hellish
Will flog your flapping carrion like wet flags.
Far from live folk, like werewolves howling high,
Gallop the boundless deserts you unroll.
Fulfill your doom, disordered minds, and fly
The infinite you carry in your soul.
Roy Campbell, Poems of Baudelaire
(New York: Pantheon Books, 1952)
2 Ağustos 2009 Pazar
Mohsen Namjoo ((ey Sareban))
Parçanın Türkçe tercümesi, hatasıyla sevabıyla aşağıdaki gibidir:
Ey kervancı, ey kervan!leyla’mı nereye götürüyorsun,leyla, canım ve yüreğim olduğu halde?
Ey kervancı, leyla’mı niçin götürüyorsun,birbirimize yalnızken verdiğimiz sözlere tanrı şahitken?ve aşkımızın karar kılmadığı hiçbir yer yokken?
Ey kervancı, leyla’mı nereye götürüyorsun,ey kervancı, leyla’mı niçin götürüyorsun,
İnancımın tamamı geçici dünyaya dairaşkın kıvılcımları yaşamın kendisi olmuşoysa yarin hatırası aşkın bir damlasından bile güzeldir aşık olmanın ateşi yaşamdan daha özgedir.
Tanrım kalplerdeki sevgiyi daima o kalplerde bırak, benim kalbimde bıraktığın gibi ve leyla ile mecnun efsane oldular oysa bizim hikayemiz sonsuzluğa erişti.
Sen şimdi aşkımın tek göstergesisin hüznümün, güzümden okunmayan hali bu hüznün elinden hangi hallerdeyim bilmiyorsun,senden sonra var olmadım ben tanrı biliyor kalbimin yapraklarını gör ve git tufan gibi inşa et hüznün dallarını gül idik, gülleri derip gitki ben gül ağacıydım tufanın ayakları dibinde oturan vücudunun bütün dallarını tabiatın hışmıyla kır.
~
Parçanın farsça sözlerinin okunuşu şu şekildedir:
ey sârebân, ey kârevân, leylâ-yi men kocâ mî berîbâ borden-i, leylâ-yi men, cân u dil-i merâ mî berîey sârebân kocâ mî revî leylâ-ye mân çerâ mî berî
der besten-i peymân-e mâ tenhâ govâh-e mâ şod hodâtâ în cehân ber pâ boved in aşk mâ bemâned be câ
ey sârebân kocâ mî revî leylâ-ye mân çerâ mî berîey sârebân kocâ mî revî leylâ-ye mân koca mî berî
temâmî-ye dînem be donyâ-ye fânîşerâr-i aşkî ki şod zendegânîbe yâd-i yârî hoşâ katre eşkî be sûz-e eşkî hoşâ zindegânî hemîşe hodâ yâ mehebbet-i dilha be dilhâ bemâned besân-e dil-i mâ ki leylî u mecnûn fesâne şevedhikâyet-i mâ câvidâne şeved
to eknûn ze aşkem girîzânîgamem râ ze çeşmem nemî hânîder in gam çe hâlem nemî dânîpes ez tô nebûdem berâye hodâto merg-e dilem râ bebîn u berûçû tûfan sehtî ze şâhe-i gamgol-e hestîem râ be-çîn o berûki hestem men ân direhtî ki der pây-e tûfân nişestiheme şâhehâ vucûdeşze heşm-e tebiet şikeste.
10 Mayıs 2009 Pazar
Kalplerinde aşk işaretiyle doğarlar kimileri...
Aşk işaretiyle doğanlar, yaşarken dünyaya talip olamazlar... Bilirler ki ne isteseler, neyi alsalar, ne kazansalar, aşkın dışında hiçbir şey avutmaz onları, teselli etmez... Gönüllü sürgündür onlar... Gizliden gizliye, hissederler bunu... Sonsuz bir ışıktan kopup gelmişlerdir geldikleri yere. Kopup geldikleri ışığa olan inançları ne kadar büyükse, içlerindeki acı o kadar derindir... Bu acı, hatırlatır onlara kopup geldikleri yeri... Bu acı, hatırlatır onlara kim olduklarını ve niye var olduklarını...
Kalplerinde aşk işaretiyle doğsa da bazı günler yorulur insan karşılıksız sevgilerinden... Yorulur kendisini anlata-mamaktan... “Sevgilim!” der, “sevgilim!” ama sevgilim dediği yanında değildir, bilir... Bazı günler insan soluksuz kalır, içindeki sevgili olmasa bile, karşısındakine deliler gibi sarılır... O olmadığını bile bile, sonsuz bir umutsuzlukla sarılır... İnsan soluksuz kalmayagörsün, sevgili diye bütün yanlışlarına, bütün kaçışlarına, kendine yaptığı ihanetlere sarılır... İnsan bir kere içindeki aşktan umudunu kesmeye-görsün, her şey olmak, her yere yetişmek için bu hayata düşer... Her şey olduğunu, her yere yetiştiğini sandığı anda, ortada kendisi yoktur artık... Kaybolmuşluğa çok yakındır... Kopup geldiği ışığa inancı azalmıştır... Daha az acı çekiyordur artık... Ama artık daha mutsuzdur eskisinden... Daha mutsuzdur, o ışığı acı çekerek özlediği günlerden...
Soluksuz kaldığımı kendimden bile sakladığım bir gündü... Kaybolmuşluğa yakındım... İçimdeki acı hızla eksili-yordu... Işık soluyordu; soluyordu, tıpkı sesim gibi... Soluyordu içimdeki aşk işareti gibi... Öylesine kaybolmuştum ki bulamıyordum artık içimde neyi yitirdiğimi, neyi kirlettiğimi... Öyle uzaklaşmıştım ki kendimden, kendimi bulmak için birine ihtiyacım vardı... Onunla nerede ve nasıl tanıştığımız hiç önemli değil... Gerçekten değil... Kaybolmuş insanlar birbirini çabucak buluyor... Umutsuzluk, umutsuzluğu çağırıyor... Konuşmaya susamıştık... Sanki ikimiz de dilini, kültürünü bilmediğimiz uzak ülkelerden henüz dönmüş gibiydik bu ülkeye... Oysa böyle bir şey yoktu, hep buradaydık... Işığımızdan koptuğumuz yerde... O ışığı orada bırakıp bu dünyaya, bu hayata gönül indirdiğimiz, her şeyde, her yerde olduğumuzu sandığımız yerde... Hep o soluksuz kaldığımız yerde... Daha vakit var, o ışığa sonra dönerim, dediğimiz bu yerdeydik ikimiz de... Belki aynı gece, belki yıllar boyunca konuştuğumuz yerden bana geldik... Susuz ve yorgun... Yaşamaya köpekler gibi aç, ama ölüme dünden razı...
Bana geldik... Belki içimizdeki acıyı avutur, koptuğumuz ışığı ikna eder, biraz olsun hiç yaşamamış, hiçbir şey bilmiyormuş gibi yapar, içimizden bir ömür çalar, yitirdiğimiz ve anlayamadığımız ne varsa uzakta bırakır, buradan, bu hayattan yolumuza devam ederiz, sanmaya geldik... İçtik, şımardık, ağladık, hayatı özledik, çığlık attık; ardımızda bıraktığımız ve bir kez olsun sahiden dönüp bakmadığımız onca kırık kalp, onca vazgeçiş, onca erteleyiş, onca unutuluş, bir gecede bağışlanır sandık... Ama olmadı... Bunu ilk ve son kez sevişirken anladık... Birbirimizin çıplak bedenlerine dokunduğumuzda... Aynı andı, belki de peş peşe, derinden, çok derinden öksüz kalan bir çocuk gibi, kesik kesik, ağlamaya başladık... Engel olmaya çalışsak da yine de kahredici bir hoşluğu vardı, bu ağlayışın içimizde... Bu hayatta sevgili olarak birlikte gidecek bir yerimiz yoktu... Geçmişimiz bizi geri çağırıyordu... Gidecek bir yerimiz yoktu ama kaybolmamıştık... Bu yüzden, kahredici bir hoşluğu vardı gözyaşlarımızın...
Sonra, sabah oldu... Sonra, acı ve özlemin yerini, utangaç bir boşluk aldı... Bütün o eksik hazların yerini, derin bir suçluluk duygusu aldı... Sonra o gitti, yaramda hiç unutmayacağımız bir ürperti bırakarak gitti... Yaram ki kimse onun kadar beni anlayamaz; yaram ki kimse onun kadar beni sevemez... Gözlerimden çok, içimdeki yaramı sevdim... Çünkü ondan başka kimse, bana beni göstermedi. Herkese ama herkese yalan söyledim, ama bir tek o biliyor hepsini... Bir tek o gördü, beni kendimi aldatırken... Onu unutmaya çok çalıştım... Yok saymaya... Hayat diye, içine girmediğim akvaryum kalmadı... Her mevsim, mutluluk modaydı... O akvaryumların içinde mutluymuşum gibi yaptım... Yaramı unutup herkes ne yapıyorsa onu yapmaya çalıştım... Akvaryumun içinde, herkes gibi camların dışında bir yeri özledim... Bana ait olmayan bir hayatta, hiçbir ortak yanım olmayan insanlarla, akvaryumun dışını özledim... Yaramı unutup neyi özlediklerini bilmeyen insanların özleyişlerini sevdim... Bilmiyorum, belki bunu da kendi yaramı unutmak için yaptım hep... Sonunda anladım ki nereye gitsem, sonunda yarama dönüyorum... Ne yapsam, ne etsem, döndüğüm tek yer, yine o eski kalbim... Bütün o oyunlardan bana kalan o eski yadigâr... Ne kadar sevse de insan, tükenip yorulduğu bir saat var... Herkesin bencil bir ömrü var... İşte en çok o zaman hatırlarım o eski kalbimi, onca insana kendimden öç alırcasına dağıttığım kalbimi, çok sevdiğim bir yabancı gibi hatırlarım... Mahcup bir özlemle çağırırım onu dağıttığım yerlerden, hayatlardan, yorgun ve bencil sevgilerden utanarak... Sanki, kendi kalbimi geri çağırmak bir suçmuş gibi çağırırım... Güzellik ve soyluluk saklıdır o kalpte... Kalbimdeki kimsesiz kalmış güzelliğe ve soyluluğa vurgunumdur ben... Onu her arzulayışımda, karşıma Tanrı çıkar. Beni böyle eksik, böyle yarım, böyle susuz, böyle bir başına o bırakmıştır... Tanrı vardır ve benim sonsuz susuzluğum ondandır...
Bu susuzluğu hissettiğim andan beridir, hayattan korkmamayı öğrendim... Kime dokunsam, Tanrı ya sonsuz bir yakarış; kime dokunsam, o büyük kopuşun sancısıydı; kime dokunsam, kendimdeki ilk ağrıya dokunuş gibiydi... Kime dokunsam, eksik ve yanlış bir Tanrı’ya dokunmak gibiydi... Tanrı’yı unutmak, içimdeki aşkı unutmak gibidir bazen... Böyle zamanlarda, kalkıp giden her şeyin peşine takılırım... Bütün zamanların, bütün trenlerin, bütün vaatlerin ve hızların arkasından giderim... Farklı olmak adına, kendim olmak adına, herkes gibi olmak adına, koşarım giden her şeyin ardından... İçimdeki Tanrı’yı, içimdeki aşkı, soluksuz, kimsesiz bırakarak, koşarak giderim her şeyin ardından... Kendimi hatırlamamak için, her anımı, her dakikamı tıka basa, bu hayatla doldururum... İçimdeki aşkı, içimdeki susuzluğu unutabilmek için, bir projeye, bir yaz-boz tahtasına dönüştürürüm kendimi... Her yerde ve herkesle olmak için kendimi boşlukta bir yerde yeniden yaratmaya çalışırım... Herkesle ve her yerde olmak için, her yere bir an önce yetişmek için, kendime bana ait olmayan bir kalp, bir yüz alıp kimsenin bilmediği, uğramadığı bir boşluğa yerleşirim... Herkes ve her şey olmak için, beni çağırdıkları her yerde olmak için, bu boşlukta yaşadığım kimsesizlik, bu boşlukta yüzüme çarpan kapılar, bu boşlukta hızlandıkça geciktiğim, bu boşlukta çırpındıkça yitirdiğim her şey bana aşksız geçen yıllarımı hatırlatır... Bana Tanrı’sız ömrümü, yüzümden yoksun geçen anlarımı hatırlatır... Böyle zamanlarda defalarca çiğneyip geçerim kendimi... Verdiğim sözleri, ettiğim yeminleri... Atarım kendimi herkesin ortasına... Gözlerimi atarım hoyrat gözlerin önüne... Önce ben başlarım kendimi yağmalamaya... O güvenmediğim hayatı ve zamanı yanıma alarak gizlediğim ne varsa ortaya dökerim... Öç alırcasına kendimden... Dökerim her şeyi ortaya... Herkesin kendinden kurtulmak için, kışkırttığı yurtsuz ve kimsesiz bir gece için... Böylesi gecelerde herkes o eski yarasına haksızlık etmiştir, böylesi gecelerin sabahında herkes ezbere ve çabuk çabuk konuşur ve kimse kimsenin gözlerine korkusuzca bakamaz... Herkes bir an önce, eksik ve yanlış da olsa, bir gece önceki ömrüne dönmek ister... Herkes, susuz bıraktığı o eski kalbine dönmek ister...
Bunları bilince, bunları hissederek yaşayınca, kimseye kızamıyor insan. Öfke, dönüp dolaşıp geliyor, yine içte patlıyor... İçimde patlıyor... Çünkü kime kızıp kimi lanetlesem, en sonunda onu içimde buluyorum... Suçladığım herkeste, biraz ben varım... Kimi yargılasam, elimde kanı var... Kime bağlansam, onda haksızlık ettiğim ömrüm, susuz bıraktığım Tanrım var... Kime koşup sarılsam, onda kolları bağlı erdemim var... Başkalarını yargıladıkça, kendisini tutsak eden, başkalarını küçümsedikçe küçülen sevgim var... Oysa ne yapsam, o yurtsuz gecem, susuz bıraktığım aşkım beni hiç unutmaz... Sorar hesabını... Defalarca gelip geçerek ömrümden, kimlerdi, diye sorar o kanayan yüz bana; kimdi, bütün gece onca yargıladıkların... İtildiğin ve sığındığın hüzünden tek bir yanıt çıkar, tek bir ses... O sesler, o bütün gece yargıladıkların, aslında sensindir... Bilirsin ki o ıssız gecede, bunu sana söyleyen senin sesindir... Sahibini ancak bu ıssız gecede bulmuştur... İçinde soluksuz bıraktığın Tanrı’nın sesi, içinde öyle kimsesiz, öyle kanlar içinde bıraktığın sahipsiz yüzünün sesidir... Ne olur, sus ve öfkelenme der, bu ses bana... Boyun eğ, bu sese... Kabullen onu... Bir kez olsun, kendi sesinin önünde eğil, der... Bir kez olsun, kulak ver ona... Kulak ver ona, onun neleri yitirdiğini, neleri sonsuza dek kaybettiğini, bir kez olsun onun ağzından duy... Yüzünden akan kanı olsun öp... Sadece gözyaşı değil onlar, dokun onlara, dokun kendi kanına, yitirdiğin ve özlemini çektiğin her şeyi kendi kanında bulacaksın... Orada, bütün yargıladıkların var... Orada, reddettiğin bütün ömrün var... Bu hayattan tiksinip lanetlediğin ne varsa, hepsi kanında saklı... Seni terk edip ihmal edenler, seni bir türlü anlamak istemeyenler, seni yargılayıp dışında bırakanlar, orada... Orada, seni deliler gibi sevseler de senin içine bir türlü giremeyenler... Ne olur, bir kez olsun onca insana dağıttığın kendini geriye çağır!.. Ne olur, bir kez olsun anla, ömründen daha uzağa gidemezsin!.. Onca yıl susuz bıraktığın Tanrı’ndan daha uzağa gidemezsin... Ne olur, anla, onca yıl kimsesiz bıraktığın yüzünden daha uzağa gidemezsin!.. Ne olur, bir kez olsun anla, yaranı yok sayarak hiçbir yere gidemezsin!..
Yaşamak ne ki hem kendini, hem sevdiklerini durmaksızın kimsesiz bırakmak değil mi?.. Yaşamak, yüzünü onca yemine rağmen ortada bırakmak değil mi?.. Yaşamak, her gittiğin yerde bıraktığın yüzlerini özlemek değil mi?.. Yaşamak, içinde o sonsuz ve tesellisiz acının tesellisini aramak değil mi?..
Bu hayatın ne yengisi, ne yenilgisi teselli etti beni... Ne zaman kazandım, ne zaman artık kurtuldum, desem, daha derin bir boşluk açıldı önüme... Bu hayatın kurallarıyla ne zaman çıksam yola, kazandıkça kaybettim, yükseldikçe alçaldım... Ne aklımdan kurtuldum, ne delirdim... İçimdeki erdem öylesine soluksuz kalmış ki ne zaman aşkın bir güzellik görsem, ertelediğim hayatım gelirdi aklıma... İçimdeki erdemi, suç ve günahla sınamaya geç başlamıştım çünkü...
Çünkü ne zaman kirli, inançsız bir gece yaşasam, anlamsızca ve kimsesiz bir ağlayış gelirdi içimden... Ne zaman beni bana hissettiren birine sarılsam, çok uzaktan, çok eski bir duygu, bana rağmen, bana inat, yanımdan geçip giderdi... Kimi sevsem, hiç olmadığı kadar yalnızlaşırdı... Kimi anlamaya çalışsam, hayatımın boşluğu çarpardı yüzüme... Kime elimi uzatsam, o unutulmuş ömrümle karşılaşırdım... Kendimi daha fazla ne kadar tüketebilirdim?.. Kime sarılsam, verip de tutmadığım sözler çıkardı karşıma...
İnsan, her sabah doğan güneşten utanır. İnsan, er ya da geç gelen mevsimlerden utanır...
İnsan onca yıl susuz bıraktığı Tanrısı’ndan utanır...
İnsan, bunca işarete, bunca özleme rağmen bir türlü gidemediği yerlerden utanır...
İnsan, yanan bir hayattan onca yıl bir kurtuluş beklediğine utanır...
CEZMİ ERSÖZ
AyaKüstü YaŞanmıŞ öLüMSÜZ aŞK HiKayEleri
2.)her durakta ölümsüz bir aşk edineceğimbir bakıştan, bir duruştançağrışımın sonsuz hızındanunutulmaz bir sevgili daha bırakacağım ardımdabelki de yaşanabilecek en güzel serüveniterk edeceğimdaha otobüsün ilk basamağında.kim bilebilir ki?sonrayı, sonrasını kim bilebilir?gizli gizli veda edeceğim ona, görmeyecekve bu duyguyla burkulmuş yüreğimotobüs camına bağrında bir ok ilebir aşk levhası çizecek, ah min-el!bu da ötekiler gibikendisini ölesiye sevdiğimi bilmedenyaşayıp gidecek
3.)şimdi hemen kalksam buradanhemen çıksam uzun sokaklardan birinekiminle karşılaşabilirimkime vurulurum ölesiye, eve dönmedengeceme kuzguni bir cehennem gibi eklenenbir ölümcül sevda hangi köşe başındakeser yolumubir tenhaya ulak olano suret avıbırakır mı yakamıharacı ödenmedenbırakır mı yakamıbir suretten, bir şiirden, bir hüzündenak kağıda düşürülmüşimzasını görmedenbırakmazlar yakamı, bilirim, ben ölmeden
4.)hangi aşk mümkündür aşığı öldürmedenher aşk, her şiirardından uzun uzun bakılan adı bilinmedik sevgilerden,küskün omuzlu terk edilmişliklerden,perspektifinde hep bir sokak taşıyano sessizo faili meçhul cinayetlerdenresim altı sözcüklerdenaşk mümkün olsa idi ah, aşığı öldürmeden
bırakır kı yakamı kağıdın ölüm beyazı suretielle bilenmiş sözcükler,yüreğime sokulan serüvenin hançer tadınabzımın atışına ayak uyduran veznindegece adımları şiirleriminbırakır mı yakamı yaşadıklarımıdökmeden imgelerin giysilerinehayatın maskelenmiş gerçekliğineupuzun bir mesafeyle yeniden sokulmak içinyeniden ve yeniden
Murathan MUNGAN
ÖĞLEDEN SONRA 2 BİRASI
bir yatakta debelenmekten başka
ucuz hayaller ve bir birayla
yapraklar ölürken ve atlar ölürken
ve ev sahibeleri
koridorlarda dikmiş
gözlerini bakarken;
canlıdır müziği çekilmiş perdelerin,
sinek sürüleri
ve patlamalar sonsuzunda
son insan'ın mağarası;
hiçbir şeyin önemi yok sızdıran lavabodan başka,
boş şişeden,
keyiften,
kıstırılmış
bıçaklanmış ve traş edilmiş
gençlikten başka,
kendisine sözcükler öğretilip
ölsün diye
arkası yastıkla desteklenmiş
gençlikten başka.
Charles BUKOWSKİ
(Bu şiiri hatırladınmı lolla.)